Facebook’a kaydolurken bizden ilk istenen şey nedir? İsim Soyisim, E-Posta Adresi (her platformun talep ettiği klasik şeyler) ve Doğum Tarihi.
Facebook’a kaydolduktan hemen sonra istenen şey nedir? Mailler, Telefon Numarası gibi bağlayabileceğimiz, sahip olduğumuz kişi listelerimiz. Bu aşamada; ailemizi, akrabalarımızı, arkadaşlarımızı vb. yani zaten hali hazırda “tanıyor olduğumuz kişileri” Facebook üzerinde de arkadaş(!) olarak ekliyoruz. Ardından web sitesinden, blogundan ya da YouTube kanalından bildiğimiz kişi ya da şirketleri buradan takibe alıyoruz.

Profili tamamlamak adına; cinsiyetimizi, siyasi görüşümüzü, bildiğimiz dilleri, ilgilendiğimiz cinsiyetleri, tuttuğumuz takımı, sevdiğimiz sporcuyu, dini inancımızı, okuduğumuz okulları, çalıştığımız firmaları, yaşadığımız şehirleri, memleketimizi, yeteneklerimizi; iletişim bilgileri adı altında ne kadar mail, website, diğer sosyal ağ ve adres varsa istiyorlar. Bu esnada sevdiğimiz dizileri, filmleri, müzikleri, TV programlarını, kitapları, mekanları ekleyip notlarımızı ve listelerimizi oluşturmayı da ihmal etmiyoruz. Yetmiyor! Kimler ailen? Kim, hangi şehirden ve nereden arkadaşın? diye sormaktan da geri durmuyorlar. En sonunda da sevdiğimiz bir sözü ekleyip bitiriyoruz… Tabi bunlar, sadece kendi profilimizi tamamlamak için gerekli olan adımlardı. Asıl olay bundan sonra başlıyor.

Soru 1: “Bu kadar bilgi bir tarafa dursun, sadece isminizi soran birine bile nededinini sormuyor muyuz? Diğer bir deyişle, sosyal ağlara neden bu kadar güveniyoruz?”

Artık dartlanmayı bekleyen hedef tahtası haline geldiğimize göre ne lazım? Tabi ki hedeflenmek. İlgi alanlarımıza dayalı(!) gösterilen ve çoğu -maalesef- hiç de alakamız olmayan reklamların tecavüzüne, her gün ortalama 3 saat maruz kalıyoruz. Arkadaş olarak eklediklerimiz, beğendiğimiz sayfa ve gruplar, takip ettiğimiz her şey haber akışımıza düşüyor ve neredeyse her 5 gönderinin ardından bir sponsorlu ya da önerilen içerik yer alıyor, yani reklamlar. Tüm bu akışı takip ederek günde ortalama 3 saatimizi harcıyor(muş)uz. 80 milyon vatandaşın 60 milyonu internete erişirken, 43 milyon kişinin Facebook hesabı olması işin boyutunu gözler önüne seriyor. Her iki kişiden birinin bilgileri Facebook’un elinde…Neyse ki geçen yıla oranla kullanıcı sayısı %2,3 azalmış yani yaklaşık 1 milyon kullanıcı kaybetmiştir. Kaynak https://hootsuite.com/pages/digital-in-2019

Sistemin işleyişi gayet basit. Kayıt ol, haber akışı yarat ve reklam hedefi ol. Peki haber akışımızı oluşturan şeyler, yani arkadaş listemiz ya da beğendiğimiz sayfa ve gruplar olmazsa? Hiç bir gönderi kaynağı olmayınca haber akışınız ve dolayısıyla reklam gösterecek alanları da ortadan kalkmış oluyor. Ancak sistem bizi öyle bir içine alıyor ki bir süre sonra biz de bir şeyler paylaşmak zorunda hissediyoruz. Bunlar belki fotoğraflar, belki videolar, belki kısa bir sitem, belki mutluluğumuz… “Paylaşmak güzeldir” mottosuyla baktığımızda gayet masum olarak gerçekleşmesi beklenen bu olaylar, bir anda ego ve hırs olarak şekil değiştirebiliyor. Çünkü sistem size “hashtag, keşfet, beğen, yorum yap, paylaş, kaydet” gibi birçok etkileşim yolu sağlıyor. Ve artık öyle bir noktaya geliyor ki, sistem sizi bir şeyler üretmeye zorluyor. Ancak kendiniz için değil, kendisi için. Ne ürettiğinin önemi yok. Kim olduğunun önemi yok. Daha çok üret, daha çok paylaş, daha çok etkileşim al, daha çok takipçi sahibi ol, bu döngüyü devam ettir ve sonuç olarak daha fazla reklam gösterme fırsatları olsun. Evet, biliyorsunuz ki aktif kalmazsanız takipçileriniz azalıyor ve takipçileri artırmak ya da sabit tutmak için paylaşmak zorunda kalıyorsunuz. Artık sadece üretmiyoruz. Sırf paylaşmak için üretiyoruz hatta sadece etkileşim almak için paylaşmak zorunda bırakılıyoruz. Paylaşım yoksa etkileşim yok, etkileşim yoksa takipçi yok. Bir önceki cümleye şunu neden eklemiyoruz? Takipçi yoksa sosyal ağı kullanmanın da bir anlamı yok.

“Ben zaten takipçi kasmak ya da bir şeyler satmak için değil, sadece yakın çevremle iletişimde kalmak ya da onları takip etmek için kullanıyorum” diyenlerden biriydim.

Soru 2: Neden aileler sosyal medyadan takip edilir ki? Ne zaman ve nasıl böyle bir ihtiyaç doğdu? Bayram ziyaretine dahi doğru düzgün gidilmeyen akrabalar, neden arkadaş(!) listesinde olmak zorunda? Sevilen bir sanatçının konserine gitmek yerine onu takip ederek sevdiğini göstermek? Yeni çıkan bir filmi sinemada izlemek yerine sosyal medyada eleştirmek? Bir markanın web sitesi ve e-bülteni varken, sadece tertemiz içeriğe direkt ulaşabilecekken; araya sosyal ağı, reklamları ve onca gereksiz içeriği koymak, beyni bunlarla boşu boşuna doldurmak? Neden?

Hiç alakanız yokken, sırf bir arkadaşınız beğendi ya da paylaştı diye, hiç sevmediğiniz bir karakteri ekranınızın tam ortasında görebiliyorsunuz. Gözümüzü sosyal medyada açıp güne başlıyoruz ve ilk gördüğümüz şey iyi de olsa kötü de olsa sonuç olarak günün geri kalanında ruh halimizi etkiliyor. Güzel bir şey görsek nefsimiz, kötü bir şey görsel kalbimiz etkileniyor. Haliyle her iki durum da bizi daha mutsuz, daha depresif hale getiriyor. Bunun bilincinde olan medyalarda dayıyor reklamı. Çoğu markanın sloganı “mutluluk, haz, heyecan”, nedenini merak ettiniz mi?

Tüm bunlar yaşanırken sosyal(!) medya birçok insani değerin de altını boşaltmaya devam etmektedir. Önceden sevdiğin insanın fotoğrafı masanda ya da posteri duvarında olurdu. Kendi içimizde, özelimizde severdik. Şimdi sosyal medya duvarında paylaşıyoruz. Artık paylaşana değil paylaşılanlara odaklanmış durumdayız. O’nu sevdiğimizi O’na değil takipçilerimize ya da henüz bir “hi” bile demediğimiz arkadaşlarımıza gösteriyoruz. Gelen beğenilerle de mutlu oluyoruz. Doğum gününü kutlamak, yeni işini tebrik etmek, bayramını kutlamak hatta Cuma’sını mübareklemek… Hepsi tek bir paylaşımla halloluyor.

Sadece Facebook mu?

Yakın zamanda popüler hale gelen Pinterest’ten para kazanma olayını ele alacak olursak, olayın özü Pinterest’ten trafik oluşturup, siteniz üzerinden reklam geliri elde etmeye dayalı bir sistemdi. Bu nasıl olacaktı? Tabi ki paylaşım yap takipçi kazan. Döngüyü hatırladınız mı?

Sırf paylaşmak için üretiyoruz demiştim ya? Şimdi yeni şeyler paylaşmak için, başkasının paylaştığı (bakın ürettiği demiyorum) içeriği alıp ters çevirip üzerine filigran basan botlar üretildi. Bunu paylaşmak için de botlar üretildi. Bunların nasıl yapılacağını anlatan taktikler satışa çıkarıldı. Hatta tüm bunları ayarlayıp hazır sistemleri satın alabiliyorsunuz…
İş neydi? Ne oldu? Hiç düşünmeden, hiç üretmeden, hiç emek vermeden üstüne bir de başkalarının emeklerini sömüren bir sistemin çarklarından biri haline dönüştü.

Instagram takipçi ya da beğeni satan Social Media Marketing sektörünü düşünün. Hepsi “Türkiye’nin En İyi SMM Firması” ama neredeyse hepsinin alt yapısı aynı, teması aynı hatta içerikleri bile aynı. Logoyu ve hatta sadece SMM’den öncesini değiştirip değiştirip türemiş durumda. XSMM YSMM ZSMM… Artık takipçi ya da beğeni satılmıyor, daha çok bayilik satmaya odaklanmış bir sistem. Bu durumu, ürün satmak yerine temsilci bağlamaya çalışan kozmetikçilere benzetiyorum.

Ne üretiyorsun? Hiç.
Sistemi sen mi yazdın? Hayır
Tasarımı sen mi yaptın? Hayır
İçeriği sen mi hazırladın? Hayır
Ürünü sen mi ürettin? Hayır
Ama Türkiye’de hatta Dünya’da En Kalitelisi biziz….

Ne satıyorsun? Sahte takipçi, beğeni, izlenme

Satan ya da alanla bir derdim yok, herkes ekmeğinin peşinde elbette ancak olayın asıl kavranması gereken kısmı “kimin ne yaptığı değil neden yaptığıdır.” Neden takipçiye ya da beğeniye ihtiyacımız var? Döngüyü hatırladınız mı?

Soru 3: Kalbin yanındaki sayısal değerler neden bizi mutlu ediyor? Bunun bize, beğenenlere ya da O’na ne faydası var?

Asık suratlı, mutsuz, endişeli, stresli, depresif, öz saygısını ve cesaretini yitirmiş, tembelleşmiş, uyku düzeni bozulmuş, ruh hali çökmüş, asosyal, yalnızlaşmış ve bağımlı bir hale dönüştük, dönüşüyoruz, dönüşeceğiz.

Konunun 2. cümlesini tekrar ele alalım. Ailemizi, akrabalarımızı ve yakın çevremizi arkadaş olarak eklediğimiz bölüm.

Bu durumu tersine çevirmek isterseniz birebir uygulamış olduğum bir yoldan bahsetmek istiyorum. #UnFriend

Facebook hesabımda son gönderi -kaldı ki pek sık paylaşım yapan biri de değildim- 6 Kasım 2018 tarihinde paylaşıldı. Ve tam olarak şu yazıyordu.

Asıl Soru: Facebook kişi listenizden her gün 2 kişi çıkarmanız gerekseydi, ilk 2 kim olurdu?

Bu soruyu kendime her gün sorarak, 4–5 hafta boyunca ikişer kişi sildim ve yaklaşık %60 arkadaş sayımı azalttığımı fark ettim. Tabi bu süreçte fark ettiğim diğer şey, artık öyle bir rahatlama hissi uyandırmaya başlamıştı ki günde 5–10 kişi siliyordum. Arkadaşlıktan çıkarırken, çıkarmamak için kendime sebepler üretmem gereken bazı kişiler oldu. Bu kalsın akrabam, bu kalsın arkadaşım, bu kalsın iyi adam vb. Ancak direkt çıkardığım çoğu kişide kendime şuları söyledim. “Bu kimdi? Ne zaman arkadaş olduk? Ulan 4 yıldır ekliyiz, hiç konuşmamışız bile. Aslında bunu okulda da pek sevmezdim/tanımazdım.” Ve nihayet geriye, tereddütte bırakan bir azınlık kaldı. Silersem nasıl ulaşırım? Silersem ne olur? Bozulur mu? Kırılır mı? Ulaşabildiklerimden telefon numarasını ya da mail adreslerini alıp tamamen listeyi temizledim. Emin olun,hiç öyle bir şeyler kaybetmişim gibi hissetmiyorum.

Ardından Twitter, Instagram gibi, diğerlerine nazaran daha aktif kullandığım ağlardan da arkadaş listelerimi ve gereksiz gördüğüm bir çok paylaşımımı sildim. Temizleyebildiğim kadar kişisel bilgilerimi temizledim ya da değiştirdim. İlk zamanlar alışkanlıktan ara ara girip bakma isteği oldu. Ancak karşılaştığım şey tam olarak aşağıdaki gibi bir ekran olduğu için zamanla “zaten bir şey yok” diye girmemeye başladım.

Hesapları komple kapatamıyorum çünkü bahsettiğim üzere ticari amaçla kullandığım sayfalar ve gruplar mevcut. Kim bilir belki yakında onları da kullanmamak için sebeplerim olabilir.

“Madem bir şey kalmadı, gelen bildirimlerle de aklım çelinmesin” diye WhatsApp, Skype vb. dahil; e-ticaret, multimedya gibi çok sık kullanmadığım ancak bildirim gönderebilen uygulamaları da (yüklenebilen tüm uygulamaları) tabletime yükledim. Telefonumda sadece bankacılık, müzik ve dil uygulamaları kaldı. Oyun zaten oynamıyorum.

Sosyal medyaya harcadığım zamanı ve bu alışkanlığımı İngilizce’mi geliştirmekle değiştirdim. Artık sabah gözümü açar açmaz İngilizce pratiğimi yapıyorum. Gün içerisinde odağımı bozacak hiç bir şey kalmadı. Sakin kafayla işlerimi eskisinden çok daha verimli şekilde yapıyorum. Hatta aklımda bir kaç proje vardı, onlara bakacak zamanım bile kendiliğinden oluştu. Ürettikçe daha mutlu ve üretmeye daha çok istekli olmaya başladım. Modum daha yüksek, zaten TV izlemiyorum, moral bozacak sesleri duymadığım gibi görüntüleri de görmüyorum.

Sosyal medyaların faydaları(!) mutlaka vardır ancak konumuz bu değil. Sosyal ağları sadece para kazanmak için kullananların aksine henüz bu durumların farkında olmayan ya da farkında olup bir çözüm yolu arayan kullanılanlar için tartışma konusudur. Biliyorsunuz “para ödemediğiniz yerde ürünün kendisi olursunuz.”

--

--